NÖROPSİKİATRİK HASTALIKLAR OTİZM Otistik çocukların zehirlenmiş olabileceğini hiç düşünüdünüz mü ?

Otistik çocukların zehirlenmiş olabileceğini hiç düşünüdünüz mü ?

e-Posta Yazdır
Makale İçeriği
Otistik çocukların zehirlenmiş olabileceğini hiç düşünüdünüz mü ?
Otistik çocuklarda toksik inceleme
Ağır metal hangi yöntemle saptanmalı ?
Kaynaklar
Tüm Sayfalar
Aynı film

 

Klasik tıbbın muhafazakarları (tıp dininin papazları!) otizmi nedeni belli olmayan ve bu yüzden de tedavi edilemeyecek bir hastalık olarak gösteriyorlar. Ailelere bu hastalığın tedavi edilemeyeceği,  ancak ilaç ve davranış tedavileri ile bazı belirtilerin hafifletebileceğini söyleyerek onları çaresizliğe sürüklemektedirler.

Dünyada her şeyin bir nedeni ya da nedenleri vardır.; dolasıyla otizm tablosunun da olması gerekmektedir.  Siz hekim olarak bunu bilmiyor olabilirsiniz; ama bu nedenleri araştırabilirsiniz. Fakat nedense ana akıma göbeğinden bağlı hekimler bu nedenleri araştırmazlar. Hatta bunları araştırıp da nedene yönelik tedavi yapan hekimleri ‘şarlatan’ olarak lanse edip, kendi başarısızlıklarını bilimselmiş gibi gösterirler. Bu hekimler sadece ilaç firmalarının desteklediği araştırmaları okur ve sadece onlara inanırlar. Oysa yapılan çok sayıda bağımsız araştırma otizm genetik alt yapısı olan, enfeksiyonlar, toksik kimyasallar, ağır metaller, hipoksemi ve gıdalardaki protein ve peptitlerle tetiklenen ve yaygın gelişimsel bozukluğa yol açan nöroimmün bir klinik tablo olduğunu göstermektedir. Bültenimizin bu sayısında editörümüz Prof. Dr. Ahmet Aydın toksik maddeler ile otizm arasındaki ilişkiyi irdeleyecek. Toksinler sadece otizmle değil, hiperaktivite, dikkat dağınıklığı, depresyon, mültipl skleroz, Parkinson, Alzheimer hastalığı, obsesif-kompulsif bozukluk ve şizofreni gibi sık rastlanılan ve tedavisi yok gibi görünen hastalıklarla da çok ilişkili. Yazının bu hastalıklara alakası olan herkesin ilgisini çekeceğini umuyoruz.

OTİSTİK ÇOCUKLARIN ZEHİRLENMİŞ OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

Otizm, genelde 1-3 yas civarında ortaya çıkan kişinin dil, sosyal ve iletişim becerilerini bozan gelişimsel bir hastalık tablosudur. Otizmin sözcük anlamı “içine dönük” tür;  eskiden çocukluk şizofrenisi olarak da tarif edilirdi.  Günümüzde otizm yerine, otistik spektrum bozukluğu (autism spectrum disorders-ASD) ya da yaygın gelişimsel bozukluk (pervasive developmental disorders-PDD) terimleri tercih edilmektedir.

Otizmin Tarihçesi

Otizm teriminin, ne zaman ortaya çıktığı, ne zaman araştırılmaya başlandığı, tam olarak belli değildir. Tarih boyunca otizmin varlığını düşündüren birtakım bulgular ve belgelere rastlanmaktadır. Özellikle çıkış kaynakları yüzyıllar öncesine dayanan bazı belge, efsane, masal ve hikâyede söz edilen bazı kişilerin davranış şekilleri otizmle çok benzeşmektedir.
 
Aslında otizm şizofrenik hastaların dış dünyayla olan ilişkilerini zamanla kaybetmelerini (içine kapanma) anlatmak için kullanılan ve yetişkin psikiyatrisi jargonundan alınma bir terimdir. Bu günkü anlamı ile algılanan otizm terimi ilk kez Amerika’lı psikiyatrist Leo Kanner tarafından 1943 yılında tanımlandı ve Kanner 11 çocukta gördüğü yaygın davranış bozukluklarını tanımlayarak bu tabloya “erken çocukluk otizmi” adını verdi.

1944 yılında Avusturya’lı psikiyatrist Hans Asperger de daha büyük yaştaki çocuk ve ergen bir grup çocukta gördüğü bazı davranış bozukluklarını “Otistik Psikopati” olarak adlandırdı. Kanner ve Asperger her ikisi de kendi sendromlarının birbirinde farklı olduğunu ileri sürmüşlerse de günümüzde bu tanımladıkları hastalık tablolarının büyük ölçüde birbirleriyle örtüşmekte olduğu kabul edilmektedir. Gerçekten de otistik birçok çocuk her iki klinik tabloya ait özelliklerin bir karışımına sahiptir.

Kanner genetik faktörlerin otizmde rol oynadığını düşünse de otizm tablosunu daha çok psikoanalitik teorilerle açıklamaya çalışmıştır. Kanner’e göre bu çocuklarda gözlenen hastalık tablosu soğuk, ilgisiz, kayıtsız ve katı, çocuklarına bir makineyle ilgilenen görevliler gibi davranan mükemmelliyetçi ve disiplin düşkünü (buzdolabı) anne-babalardan kaynaklanmaktadır. Kanner gördüğü çocukların anne-babalarının hemen hemen hepsinin meslek sahibi üniversite mezunlarından oluştuğunu ifade ediyordu. Bu çocukların potansiyel olarak normal ve iyi bir zekaya sahip olduklarını ama sevgi göstermeyen ebeveynleri yüzünden duygusal bakımdan hasarlı olduklarını düşünüyor ve beyinde fiziksel bir patoloji olmadığına kuvvetli bir biçimde inanıyordu.

Kanner’in fikirleri maalesef hekimleri çok etkilemiştir. Bunun doğal uzantısı olarak çocuklarını kurtarma çabasında ebeveynler de mevcut fikirlerden fazlasıyla etkilemiştir.  Bu yüzden birçok ebeveyn psikoanaliz seanslarına girmiş, ama sonuç elde edememişlerdir. Buna rağmen ana akım tıbbi kanaat önderleri, başarısızlıklarını kabul etmekte çok gecikmişlerdir.  Bu yüzden birçok ebeveyn suçluluk duygusundan bunalmış, Dünyaları zindan olmuş ya da birbirlerini suçlayıp ve boşanmışlardır.
Günümüzde ise otistik çocukların ebeveynlerinin çoğunun Kanner’in dediği gibi üniversite mezunu olmadığını biliyoruz. Bu yanıltıcı durumun ekonomik düzeyi düşük ailelerin çocuklarını daha az hekime götürmelerine bağlı olduğunu düşünmekteyiz.  Ayrıca nerdeyse otistik çocuk sahibi olan ebeveynlerin hiç birinin çocuklarına buzdolabı gibi davranmadıklarını, hatta sağlam çocuklarından daha fazla ilgi ve şefkat gösterdiğini de biliyoruz. 

Kanner’in bu yanıltıcı ve insafsız yargılara nasıl vardığını anlamak çok güçtür. Belki de Kanner’e gelen hasta grubu daha çok eğitimli ve sosyoekonomik durumu iyi olan kesimden geliyordu. Ayrıca eğitimli kesimin çocuklarının kırklı yıllarda, eğitimsiz kesimlere çok daha fazla rafine gıda tüketmeleri ve modernite nedeni ile kentsel yöre çocuklarının daha fazla toksik maddeye maruz kalması Kanner’in sorunu yanlış algılamasına neden olmuştu.

60’lı yıllara gelince psikoanalitik yaklaşıma karşı çıkan aileler bir araya gelerek aile dernekleri kurmaya başladılar. Bu kurumlar yaygınlaştı ve otizm hakkındaki düşüncelerin değişmesinde, ailelerin ve çocukların ihtiyaçlarının belirlenmesinde önemli bir rol oynadı.

Bilim adamları da artık uzun süre geçerliliğini koruyan otizme "buzdolabı anneler"in yol açtığı şeklindeki psikoanalitik bilimsel(!) inançtan büyük ölçüde vazgeçmeye ve genetik teoriyi ileri sürmeye başladılar.

Gerçekten de otizmim tek yumurta ikizlerinden birinde varken diğer eşinde olma olasılığı %60-80 gibi yüksek bir oranda olması, ayrı yumurta ikizlerinde ve ikiz olmayan kardeşlerde de oranın %2-6 gibi normal popülasyondan (%0.6) daha sık görülmesi genetik etyolojiyi destekleyen bulgular gibi görünmektedir.

Fakat otizmim tek yumurta ikizlerinin her ikisinde görülme oranının niye %100 değildi, ya da görülse bile eşlerden birinde daha ağır diğerinde hafif şiddette ortaya çıkıyordu? Sonra akraba evliliklerinde bir artış olmadıkça genetik hastalıkların  (örneğin hemofili, talasemi) sıklığında da bir artış olmazdı.  Bu nasıl bir genetik hastalıktı ki son yıllarda katlanarak artıyordu?

Klasik nöropsikiatrlar da 50-60 yıl gibi oldukça kısa zaman dilim aralığında genetik bir hastalığın sıklığının bu kadar artmaması gerektiğini tabii ki bilmektedirler.  Ama onların birçoğu otizm sıklığının yıllar içinde artmadığını sadece tanı kriterlerinin değiştiği ya da hekimler ve aileler bu konunun üzerine çok düştüğü için otistik çocuk sayısının artmış gibi göründüğünü iddia etmektedirler.

Acaba bu ne kadar doğrudur? 1950 yılında hekimliğe başlayan William Crook isimli bir doktor hastalık tablosunu hakkında yeterli bilgisi olmasına rağmen ilk otizm tanısını 24 yıl sonra 1973’te koymuştur. Daha sonra da tanı koyduğu hastaların sayısı hızla artmıştır.

Bu durumu daha iyi aydınlatmak için Mark R Blaxill isimli bir bilim adamı 1960-2004 yılları arasında yapılan elliden fazla otizm sıklık çalışmasının meta analizini yapmıştır. Bu analize göre otizmdeki artışta tanı kriterlerinin değişmesinin fazla bir payının olmadığını kanıtlamıştır.

Blaxill’in yaptığı çok ayrıntılı incelemeye göre yetmişli yıllarda ABD’de 3/10,000’in altında olan otizm sıklığı, doksanlı yıllarda 30/100,000’in üzerine çıkmıştır; yani 20 yıllık zaman diliminde en az on kat artmıştır. Otizm spektrumu tümü ile dikkate alındığında aynı zaman diliminde 5-10/10,000 olan sıklık 50-80/10,000’e yükselmiştir.
 
Britanya’da ise seksenli yıllarda 10/10,000’in altında olan otizm sıklığı, doksanlı yıllarda 30/100,000’in üzerine çıkmıştır.

2002 yılında California’da yapılan bir çalışmada ise otizm sıklığı 1/166 (60/10,000) olarak bulunmuştur.  Biard ve arkadaşların Britanya’nın bazı bölgelerinde yapılan ve ünlü Lancet dergisinde 2006 yılında yayınlanan bir çalışmasında ise 1/86 (60/10,000) gibi çok daha yüksek bir oran saptanmıştır.

Ülkemizde detaylı bir toplum araştırması yoktur, fakat bizdeki sıklığın da 40-60/10,000 dolaylarında olduğu sanılmaktadır.  

1987’den 1998’e kadar olan 10 yıllık zaman diliminde California’da otizm nedeni ile tedavi gören çocuk sayısı 2.7 kez artmıştır. 1991’den 1997 yılları arasındaki artış ise 5.6 kattır.

Bütün bu araştırmalar otizmin muazzam bir şekilde arttığını ve bu durumun temel olarak sadece genetik nedenli olmayacağını, çevresel faktörlerin otizm tablosunun oluşumunda çok daha önemli rollerinin olduğunu kuvvetle düşündürmektedir.

Nitekim 80 yıllardan itibaren çevresel zararlı maddelerin otizm üzerine olan etkileri daha iyi anlaşılmaya başlandı. Bu bağlamda biyomedikal tedavileri hakkında yüzlerce araştırma yayınlandı. Bu araştırmalara göre otizmin genetik alt yapısı olan, enfeksiyonlar, toksik kimyasallar, hipoksemi ve gıdalardaki protein ve peptitlerle tetiklenen ve yaygın gelişimsel bozukluğa yol açan nöroimmün bir klinik tablo olduğu anlaşılmaya başlandı.

Sidney M. Baker adlı araştırıcı 1950’lerden günümüze otizmdeki patlamadan aşağıdaki faktörleri sorumlu tutmuştur.

1. Antibiyotik kullanılmasının artması
2. Ağır metal içeren aşıların ve çoklu virus aşılarının (Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak-MMR gibi) kullanılmasındaki artış.
3. Ekilebilir toprakların fakirleşerek sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineral içeriğinin düşmesi.
4. Omega-3 tüketiminin azalması
5. Ağır metal, ilaç ve toksinlere fazla maruz kalınılması.

Otizmin artması antibiyotik kullanılmaya başladıktan sonraki zamanla çakışmaktadır. 1950 yılında ABD’de 200 ton olan antibiyotik tüketimi 1990’da 20000 tona çıkmış, yani yaklaşık 100 kat artmıştır.



Makale-1

Kalp damar hastalıklarının önlenmesinde 11 öneri
Cuma, 11 Nisan 2008
Amerikan Kalp Birliği Beslenme Komitesi (American Heart Association Nutrition Commitee), kalp damar hastalıklarının (KDH) önlenmesini amaçlayan... DEVAMINI oku...
Asıl suçlu yağ değil, şeker
Cumartesi, 29 Kasım 2008
Edebiyatçı, gazete yazarı ve psikiatri uzmanı Dr. Kaan Arslanoğlu’nun editörümüz Prof. Dr. Ahmet Aydın ile yaptığı söyleşi 20 Kasım... DEVAMINI oku...
Az ye çok hareket et; meyve sebze ve ögütülmemiş tahıl ye!
Pazartesi, 14 Nisan 2008
Beslenme uzmanları beslenme konusundaki öğütlerin neden sürekli değiştiği ve uzmanların neden genellikle farklı görüşleri savundukları... DEVAMINI oku...
Bir Tatlandırıcı Olan Aspartam Kansere Yol Açıyor
Çarşamba, 16 Nisan 2008
Dünyada yaklaşık 6,000 hazır yiyeceğin içinde aspartam adlı tatlandırıcı bulunmaktadır. Yaklaşık 4,000 hazır yiyecekte de diğer... DEVAMINI oku...
Ölmez Ağacın Peşinde
Salı, 13 Ekim 2009
“Efsaneye göre, Havva ile birlikte cennetten yeryüzüne kovulan Âdem 930 yaşındayken öleceğini hisseder ve Tanrı’dan kendisini ve... DEVAMINI oku...

Makale-2

Taşdevri Diyeti
Pazar, 15 Kasım 2009
Taş Devri Diyeti Kitabı çıktı ve raflardaki yerini aldı.  “Türkiye’nin en sağlıklı kitabı çıktı!” başlığıyla... DEVAMINI oku...
Kolesterol tüccarları doymak bilmiyor
Salı, 27 Ocak 2009
Yıllardır “Kolesterol yüksekliğinin kalp krizi yaptığı" iddiası ile insanları kandıranlar, uzun zamandır bizlerin söylediği, fakat... DEVAMINI oku...
Gıda savaşı ve gen hırsızları
Perşembe, 05 Ekim 2006
Son günlerde gazetelerde birbiri ardına tohumlarla, bitki gen kaynaklarıyla, bunların ticaretiyle ilgili haberler okuyoruz. Bir yandan... DEVAMINI oku...
Vejetaryen diyet ne kadar sağlıklı?
Pazartesi, 14 Nisan 2008
Bazı tıbbi çevreler vejetaryen beslenme şeklinin son derece sağlıklı olduğunu ve kesinlikle kırmızı etin yenmemesi gerektiğini... DEVAMINI oku...
Beslenme ve fiziksel yozlaşma: Beslenmenin başucu kitabından "devrimci" öneriler!
Pazartesi, 14 Nisan 2008
1930’lu yıllarda çarpıcı bir kitap yazıldı. Edebiyat dünyasında Karamazov Kardeşler ne ise, beslenme alanında da bu kitap o değerde.... DEVAMINI oku...

Makale-3

İnsan sağlığı-İlaç firmaları-Hekimler ve Sahtekarlık
Çarşamba, 16 Nisan 2008
2004 yılında Türkiye’de 8,5-9 katrilyon lira aralığında (yaklaşık 6 milyar dolar) olan toplam devlet ilaç harcaması, 2005 yılında... DEVAMINI oku...
Yumurta ve İnsan Zekası
Cumartesi, 20 Aralık 2008
Yıllar önce (26 Mart 1984) ünlü Time Dergisi yumurtayı kapak yapmıştı. Haftada 1 defadan fazla yemeyin diye. Geniş bir halk kesimi... DEVAMINI oku...
Reflü ve ülser ilaçları zatürree yapıyor !
Pazar, 23 Kasım 2008
Ünlü Amerikan dergisi JAMA’da ilginç bir makale yayınlandı. ABD’de yapılan bu araştırmaya  göre zatürree geçiren her beş... DEVAMINI oku...
Kırmızı biber kanser hücrelerini öldürüyor
Cuma, 11 Nisan 2008
Yılardan beri taş devri diyeti gibi doğal gıdalardan oluşan bir diyetin birçok müzmin hastalığa bu arada da kansere karşı koruyucu... DEVAMINI oku...
Yeni intihar yöntemi: Gazlı içecekler
Cumartesi, 29 Kasım 2008
Gıda sanayi son yıllarda çok karlı bir alanı keşfetti. Çocuklar. Gofreti, kolası, boyalı meyve suları, şekerli ekşimeyen yoğurtları ve... DEVAMINI oku...

Makale-4

Önce hormonla sonra organikleştir! Ya sonra?
Cuma, 06 Ekim 2006
Küresel güçler, köylünün aklına yıllar önce hormonlu gıdaları sokup, tarım üreticisini ve tüketiciyi günümüzde büyük bir... DEVAMINI oku...
Beslenmenin Otizm Tedavisindeki Rolü
Çarşamba, 16 Nisan 2008
Otizm son yıllarda önü alınamayan salgın bir hastalık gibi hızla yayılıyor; tıpkı veba gibi. ABD’de her 150 çocuktan biri otistik.... DEVAMINI oku...
Sessiz katil hipertansiyondan nasıl kurtuluruz?
Çarşamba, 07 Temmuz 2010
Dünya erişkin nüfusunun yaklaşık dörtte birinde, 65 yaşın üzerinde ise üçte ikisinde hipertansiyon var. 2000 yılı itibarı ile... DEVAMINI oku...
Egzersiz beyin hücrelerini yeniliyor
Cuma, 28 Kasım 2008
Bugüne dek egzersizin yalnızca kasları geliştirip, kalp hastalıklarını önlediği sanılıyordu. Oysa son bilimsel çalışmalar, sporun... DEVAMINI oku...
Bu Dünya Çocuklarımıza Kalacak mı?
Çarşamba, 11 Ekim 2006
 Küresel ısınma bütün hızı ile sürüyor. Ortalama hava sıcaklıkları giderek artmaya başladı, büyük bu kitleleri erimeye başladı.... DEVAMINI oku...